Skip to content

WWW.PARANTEZLER.COM adresine taşındım

http://www.parantezler.com/

Uçan Kuşlar Markalar, Yeşil Sosyal Bir Bahar

Sosyal medyanın çok önemli olduğunu herkes biliyor ama herkes yeterli özeni gösteremiyor.

Arnavutluk’un nüfusu 3.195.000, Moldova’nın 3.563.000, Bosna Hersek’in 3.800.000, Türkiye’deki Twitter kullanıcı sayısı ise 4 milyon! Görüleceği üzere sadece Twitter’da bile küçük bir Avrupa ülkesinin toplam nüfusuna denk geliyoruz. Facebook’a baktığımızda ise Türkiye’nin 18,5 milyon kullanıcı ile ABD, İngiltere ve Endonezya’dan sonra dördüncü sırada yer aldığını görüyoruz. Kıpır kıpır bir milletiz vesselam. Yediğimiz yemeğin resmini, gittiğimiz otelin ismini, okuduğumuz kitabın konusunu, izlediğimiz filmin sonunu paylaşmaya bayılıyoruz. Kısacası, her an her yerde haleti ruhiyemizi paylaşmayı, her konu hakkında fikrimizi beyan etmeyi çok seviyoruz. Hal böyle olunca markalar da bu trendden doğal olarak etkileniyorlar. Günümüzde çoğu marka, sosyal ağlar üzerinden tüketiciyle sürekli iletişim halinde kalmayı tercih ediyor. Artık yapılan her reklam kampanyasının Facebook, Twitter ve mikrositeler üzerinden bir de dijital planlaması yapılıyor.

Tabi bazı markaların sosyal medya planlamasının bir Facebook sayfası bir de Twitter hesabı açmaktan ibaret olduğunu unutmayalım. Birisi “Var mı?” diye sorsa, “Ooo tabi olmaz mı!? Facebook’umuz var, hatta Twitter’ımız bile var!” diyecekler. Sosyal medya, markalar için ucuz ve etkili bir araç olsa da yanlış kullanıldığında markaya destek olmaktan çok köstek olabiliyor. Kötü örnekler o kadar çok ki… Müşterileriyle şarkı klibi paylaşan bankalar, futbol muhabbeti yapan yayınevleri, ağız dalaşına giren içecek firmaları… Ne ararsanız var. Peki doğrusu nasıl olmalı? Maddeler halinde sıralayalım;

1 ) Hayalet kasaba gibi olmayın, mutlaka bir şeyler paylaşın : Eğer müşterilerinizle sağlıklı bir iletişim kurmak istiyorsanız, onlara “Bir markayı çok sevdim, o beni hiç sevmiyor. Like’ımı ona verdim hiçbir şey paylaşmıyor.” dedirtmeyin. Pasif Facebook sayfalarını ve aylarca kullanılmamış Twitter hesaplarını emin olun kimse takip etmek istemiyor.

2 ) Markanızı temsil eden içeriğe odaklanın : Evet, mutlaka bir şeyler paylaşılsın ama anlamlı da olsunlar. Fotoğraf çekmeyi çok seviyorsam ve bir fotoğraf makinası markasını takibe almışsam, o markanın bana dün akşamki dizide neler olup bittiğini anlatmasını ya da Kanada Bayanlar Buz Hokeyi Takımı’nın maç sonuçlarından bahsetmesini istemem. Bunun yerine yeni çıkan ürünlerden, fotoğraf çekme tekniklerinden, güzel manzara bulabileceğim yerlerden bahsetmesini isterim. Bir kedi videosunu 37 milyon kişi izledi diye banka olarak onu paylaşmak zorunda değilsiniz. Paylaşırsınız, güleriz orası ayrı… Ama hem kediye hem bankaya güleriz! İtibar açısından pek hoş olmaz.

3 ) Paylaşımlarınızı zamana yayın : Size “İçeriğimiz güzel, gümbür gümbür paylaşıyoruz. Her çarşamba günü 14:01’de 87 farklı içerik giriyoruz.” derlerse; kendinizi kibar olmak zorunda hissetmeyin. İçerikleri günün belirli saatlerine yayın, hepsini tek noktaya yığmayın. Spam mantığıyla bir Twitter sayfasını markanızla boyamak sizi 15 dakikalığına göz önünde tutabilir ama bir o kadar da sinir bozucu olursunuz ve kısa sürede takipçi kaybedersiniz.

4 ) Üslubu hoş, etkileşimi bol olun : Sosyal medya, televizyon gibi tek taraflı olmadığı için bu derece etkilidir. Eğer size ulaşmak isteyenlere kulaklarınızı kapatır, Twitter ve Facebook üzerinden tek taraflı bilgi paylaşımı yaparsanız; sosyal medyanın bütün “sosyal” kısmını ıskalamış olursunuz. Takipçilerinizin size sorduğu sorulara mutlaka cevap verin ama bu durumu kesinlikle “ağız dalaşına girme” şeklinde yorumlamayın. Olumsuz yorumları iyi bir üslup kullanarak ve hediye çeki, ürün yenileme, indirim gibi yöntemlerle çözmeye çalışın. Sorulara cevap vermenin, markaların itibarını ve samimiyetini olumlu yönde etkilediğini sakın unutmayın.

Karşılıklı etkileşime girmek için sadece size soru sorulmasını beklemeyin. Takipçilerinize “X marka ürün kullanırken başınıza gelen en komik olay nedir?” gibi ilginç sorular sorup, onların size bir şeyler yazması için ortam oluşturun. Takipçilerinize öneri ve şikayetlerini yazmaları için çağrıda bulunmayı ihmal etmeyin.

5 ) Sizi izleyene fayda sağlayın : İnsanlar, bazı markaları sevdikleri, şirin buldukları kısacası abucuk gubucuk yapmak için takip ederler. Eğer rengarenk tombul motosikletler ya da incecik, şık beyaz bilgisayarlar satmıyorsanız o markalardan birisi olmadığınız gerçeğini kabul edin. O zaman çok özel indirimleri, fırsatları sadece sosyal ağlar üzerinden insanlara bildirmeyi deneyin ve onlara küçük ödüller verin. Hem… Hediyeleri kim sevmez ki!?

Sevgili markalar! Yazıma burada son veriken, sizleri sosyal medya kuşlarının “Ya dışındasınıdır çevrimin ya da içinde yer alacaksın.” adlı şarkısıyla başbaşa bırakıyorum. Esen kalın.

Check-in e-yorum

Aslında sosyal medyanın ne kadar sosyal olup olmadığını yazmayı düşünüyordum fakat arkadaşlarımla çıktığım motor gezisinde aklıma başka bir soru geldi : Gündelik sosyal aktivitelerimizde sosyal medyanın etkisi ne? Eskiden “Bir fotoğraf çekilelim manzara çok güzelmiş!” derdik, şimdi ise kendimizi “Bunu Facebook’a koyalım!” derken buluyoruz. Artık bir yerlere gitmiyoruz; onun yerine dağlara taşlara, unutulmuş balıkçılara, lüks otellere, kırlara ovalara, cafcaflı gece klüplerine, esnaf lokantalarına, konserlere, sinemalara, barlara, hatta evimize bile “check-in” yapıyoruz. Bir havaalanındaysak, asıl yaptırmamız gereken “check-in”den önce Foursquare ya da Facebook Places “check-in”i yapıyoruz. Tamam, bazılarımız belki bu kadar da abartmıyor ama emin olun yapanlar var.

Eveeet, mekana geldik. Check-in’imizi yaptık, Facebook ve Twitter’da “status”ümüzü “update” ettik. Şimdi çatalımızı… Hayır duralım! Şimdi telefonumuzu elimize alıp önümüze gelen yemeği şekli bozulmadan fotoğraflayabilir, hatta mümkünse başına o yemeği ne kadar iştahla yiyeceğimizi yazabiliriz. Aman dikkat! Bu noktada pozlara ayrılan zaman ile yemeğin soğuma hızını dikkatli ayarlamak gerekiyor. Hayatımızın bu güzel anını 4500 piksel ve 16,7 milyon renk ile belgelendirdikten sonra yemeğimizi yemeye başlayabiliriz. Yemeği yedikten sonra resmin altına olumlu ya da olumsuz yorumlarımızı da ekledik mi, işlem tamam demektir. Şahsi tarihimizi kayıt altına aldıkça unutabiliriz. Ben böyle demesem bile çoğu pikselize anımızı zaten unutuyoruz.

Şöyle bir düşünelim : Kaç tane salatayı, kahvaltı masasını, şirin kediyi, güzel arabayı unuttuk? O anda güzel bulduğumuz bir manzaranın önünde, muhtemelen bir deniz manzarasının, gözleri kapalı çıkmış kaç tane pozumuz var? Sahi… Hangi yazdı o? Peki arkamızdaki hangi denizdi? Neden sahildeki kayanın resmini o kadar çok çekmişiz? Japon turist sendromuna mı kapıldık? Resmin birinde beş kişi gülüyoruz ya hani… Sahi biz neye gülmüştük o gün? O gün dediysem, “o” hangi gündü ve en sağdaki kimdi? Hmm… Hemen “tag”ine bakalım. Hmmm… On dokuz ortak arkadaşımız varmış. Hmmm… Düşünüyoruz. Bu ondokuz arkadaşın onikisini sanki hiç tanımıyor gibi hissediyoruz. Çok haklıyız. Bu güzel tespitimiz için sevinebiliriz.

Tespit demişken… Yüzümüzdeki gülümseme kaybolmamışken “Facebook albümümde hiç tanımadığım birine rastladım.” diye bir “twit” atabiliriz. Benim başıma gelse “Yaşananların anı olduğu dönem bitti; artık anıların inşa edildiği dönemi yaşıyoruz. Bütün o fotoğraflar arkamızda bırakmak için…” yazardım. Gerçi binyüz adet “Kahve içiyorum.” yazan durum güncellemesi, ikibin kırkyedi adet kumsalda çekilmiş ayak resmi, dokuzyüzseksen adet “Yaşasın bugün cuma! : )“ ve üçyüziki adet salata resmi ile nereye varabiliriz bilmiyorum. Dışarıdaki ışıklı şehir manzarası, ışık hüzmelerinden oluşan modern bir tablo gibi bulanana kadar hızlanacağız sanırım. Yüzkırk karakterle tanımladığımız yüksek megapiksel sahibi anlarımızı özetleyecek tek kelime var : Flu. Çünkü çoğumuz bu anları gerçekten yaşamamaya başladı. Artık çoğumuz, eğer Paris’e gitmişsek Eiffel Kulesi’nin önünde mutlaka bir fotoğrafımız olması gerektiğine inanıyoruz. Ritüel böyle…

Ne olursa olsun, sosyal medya davranış şekillerimizi bazı yönlerden pek değiştiremedi. Mesela hala sohbetler arasında anlamsız sessizlikler yaşıyoruz. O anda “Eee daha daha nasılsınız?” denirdi eskiden. Şimdi o sessizliği o kadar da önemsemez olduk. Sessizliği bozmak yerine telefonumuzdan e-postalarımızı kontrol edebilir, birkaç twit atabilir ya da Facebook üzerinden aslında ne kadar sıkıcı bir ortamda bulunduğumuzu paylaşabiliriz. Bu işlemlerden sonra dahi sessizlik devam ediyorsa, YouTube’dan açacağınız komik bir kedi videosuyla duruma her an son verebilceğimizi de unutmayalım. Değişmeyen bir diğer hareket ise “ölenleri hatırladığımızda hüzünlenmek”. Tam da kumsalda ayaklarımızın fotoğrafını çekmiş Facebook albümümüze “upload” ediyorken… Sağ köşedeki küçük kutucukta, birkaç yıl önce ölmüş arkadaşımızı 16,7 milyon renk gülümseyişiyle görmek üzücü olabiliyor. Ekrandaki “Bu arkadaşınızla uzun zamandır haberleşmediniz.” yazısına bakarken, “Evet,” diyoruz “sosyal medya iyi ki var.” Onun sayfasına gidiyoruz. Paylaşmış olduğu yüzlerce salak fotoğrafa, binlerce “Kahve içiyorum.” yazısına bakıp gülümsüyoruz. Facebook duvarına yazdığımız güzel bir cümle ile anısını yaşatıyoruz. Sonra aklımıza bir soru daha geliyor : “Mezarlığa gitsem daha mı iyi olacaktı?”

İn*****t S*nsürü

Mavi ekranla karşılaşmak ya da karşılaşmamak, işte bütün mesele bu.

22 Ağustos’ta hayatımıza girecek internet filtresinden bahsetmeye başlamadan önce mevcut duruma değinmek istiyorum. Windows’u hunharca kullanan herkes “Dan!” diye gelen o ünlü mavi hata ekranını bilir. İnternet sansürü konusunu basite indirgersek, durumu bir grup insanın “mavi ekran” aşkı olarak değerlendirebiliriz. Bugün Türkiye’de 60.000 internet sitesi, aşağıdaki mesajı taşıyan uçuk mavi bir ekranla açılıyor :

Olmak ya da olmamak. Mavi ekranla karşılaşmak ya da karşılaşmamak. İşte bütün mesele bu. Eğer bir sitede, yasada belirtilen katalog suçlar kapsamında içerik varsa; o siteye erişim engellenebiliyor. Neymiş bu katalog suçlar, hemen bakalım :

  1. İntihara yönlendirme
  2. Çocukların cinsel istismarı
  3. Uyuşturucu ve uyarıcı madde kullanımını kolaylaştırma
  4. Sağlık için tehlikeli madde temini
  5. Müstehcenlik
  6. Fuhuş
  7. Kumar oynanması için yer ve imkan sağlama
  8. Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun’a muhalefet

Bu listede yer alan müstehcenliğe sınırlarınn belirsiz olması nedeniyle dikkat etmek gerekiyor. TDKSözlüğü’nde müstehcen kelimesi, “Açık saçık, edebe aykırı, yakışıksız.” olarak tanımlanıyor. Müstehcenliğin, taşıdığı cezai yaptırımlar açısından, hukuki bir tanımını aradığımızda ise gereken cevabı Türk Ceza Kanunu’nun 225. maddesine ait gerekçede buluyoruz. Gerekçede bu kavram : “Toplumun sahip bulunduğu ortak edep (ar ve haya) duygularının, edep törelerinin ihlâli, incitilmesi ve her ne suretle olursa olsun edep ve ahlâk temizliğine alenen saldırı niteliği taşıyan hareketler, tutum ve davranışlar ve takınılan durumlar.” şeklinde tanımlanmış.

Müstehcenlik anlayışı toplumdan topluma, hatta aynı toplum içinde kişiden kişiye değişiklik göstermektedir. Bu kavramın varlığını tespitte, şahısların sosyo-kültürel düzeyinin ve içeriği sağlama amacının çok iyi anlaşılması gerekir. Bir kişi için Antik Yunan Heykelleri ya da Rönesans Tabloları müstehcen olabilir. Bir başkası bikinili tatil fotoğraflarını gönül rahatlığıyla blog’una koyarken, aynı fotoğraflar karşı komşusu tarafından müstehcen olarak algılanabilir. Cem Yılmaz’ın tek kişilik gösterileri ya da Rio Karnavalı da aynı şekilde müstehcen bulunabilir. Bu minvalde, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’ndaki (TİB) insiyatif sahibi kişilerin dünya görüşü, yeri gelip de bütün bir ülkenin haberleşme özgürlüğünü ve dolayısıyla Anayasal hakkını “yargılama dahi yapılmadan” sekteye uğratabilir.

Mevcut durum zaten böylesine vahimken, 22 Ağustos 2011′de yürürlüğe girmesi planlanan ‘İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Usul  ve Esaslar Taslağı‘ ile bütün kullanıcılara Aile, Çocuk, Yurtiçi ve Standart paketlerden birisine dahil olma zorunluluğu getirilecek. Hiçbir paketi seçmeyen kullanıcılar, “Standart Paket”e dahil sayılıp onbinlerce sitenin yasaklı olduğu “mevcut durum sansürü”nün tadını çıkartacaklar. Tabi ki ileride standart paketin de bir düzenlemeyle statüsünün değiştirilebileceğini unutmayalım. Filtrelerden sonra yasaklı sitelere alternatif DNS ayarlarıyla bile girilemeyecek ve filtreleri atlatacak yöntemlere başvurmak suç sayıcak. Kısacası, kimsenin bu sistemin dışında kalma şansı olmayacak.

Futbolda Avrupa’da top koşturmaya çalışırken, basın özgürlüğünde ve internet sansüründe Kuzey Kore, Çin, İran ve Afrika ülkeleriyle aynı ligde olmak can sıkıcı.

Uzun uzun çalan ziller ve bir mutfak kapısı hakkında

Bu öykü Kasım 2010’da Varlık Dergisi’nde yayınlanmıştır.

11:00

“Halbuki,” demişti adam, “hiç böyle olmasını istemezdim.”. “Film kaçtaymış?” demişti bir başkası, “Birazdan ordayım, şarjım bitiyor kapatıyorum.” demişti sonuncusu. Sonra hepsi birlikte yürümeye başlamışlardı. “Ah be ışığı kaçırdık!” demişti arkadan gelen çocuk, “Dur fırlama elimden, araba ezer!” demişti yanındaki kadın. Beklemişlerdi.

Ne güzel bir köpektim ben… Öyle demişti çocuk giderken. Kafamı kaldırıp çocuğun arkasından baktım, hala konuşuyordu. Esnedim, ayağa kalktım. Bir süre ensemi kaşıdım. Açtım, bir şeyler bulmalıydım. Kedilerin mesken tuttuğu yerlerden geçtim, beni görünce bir kısmı kaçıştı. Bir kaçı diklenmeye yeltendi, içlerinden birini altıma alıp öldüresiye sarsmak istedim. Dişlerimi gösterdiğimde kaçtılar. En irisinin üstüne atıldım. O an yanımda tiz bir ses duydum; ZIRRRN! ZIRRRN! ZIRRRN!

***

11:05

ZIIIIRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRNNNN!

Handan, kapı zilinin çalmasıyla birlikte yataktan fırladı. Bu kadar erken saatte eve kimsenin gelmesini beklemiyordu. Ters dönmüş terliğinin sol tekini giydi, diğeri ortalıkta yoktu. Yatak odasından salona doğru koştu, terlikli ayağı kapı girişinde toplanmış olan peluş halıya takıldı. Halı, yeşil kürklü fantastik bir hayvan gibi sol ayağına dolanıverdi. Öne doğru sendeledi, yere kapaklanmak üzereyken yemek masasına tutundu. Masanın üstündeki boş şarap şişeleri devrildi.. Sabah sabah beyninin ortasında şişeler tangırdıyordu. On saniye sonra camdan aşağıya sarkıp ‘Kimooo!?’ diye bağıracağını, aşağıdaki adamın da küfreder gibi ‘İSKİİİİİ!’ diye karşılık vereceğini çok iyi biliyordu.

ZIIIIRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRNNNN!

Olması gerektiği gibi, önce perdeyi sonra da pencereyi açmak istedi. Aceleyle ‘store perde’nin ipini çekti. İp elinde kaldı. ‘Hani bunlar hiç bozulmazdı! Bu perdelerin bir halta benzemediği geldiği günden belliydi’ diye geçirdi içinden. Tarık, elinde matkap dört tane dübel için yedi tane delik açmamış mıydı o gün? Sonra birbirine dolanmış ipleri açmak için saatlerce uğraşmışlardı. Üstüne üstlük bir de alt kattaki kadın eve gelip matkap gürültüsünden rahatsız olduğunu söylemişti.

ZIIIIRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRNNNN!

Handan, perdeyle daha fazla uğraşmadı, hemen pencereyi açıp “Kimoooo!?” diye seslendi.

Aşağıdaki nefes nefese “Benim!” dedi.

“Tarık o köpek de ne kucağında!?”

“Aç kapıyı, ölüyor hayvan!” diye bağırdı Tarık. Karşı binadaki pencerelerin tül perdeleri kıpırdandı, arkalarında karanlık gölgeler belirdi. Gizlice gözler, gizlice dinler, gizlice konuşur ve gizlice ağlardı bu gölgeler. Olağan hayatın dışında bir ses duyduklarında, ağustos böcekleri gibi susar, odalarının sarı ışıklarını bir bir kapatırlardı.

Tarık, kucağında köpekle eve girdi. Onu büyük bir dikkat sarfederek, antrede yavaşça yere yatırdı; bir elini hala köpeğin karnında tutuyordu. Hayvan, içine çektiği hava yeterli gelmiyormuş gibi hırıltılı sesler çıkartıyordu. Gözleri kapalıydı, salyası ağzının kenarında beyaz bir tabaka şeklinde kurumuştu.

Handan, üzerinde ördek desenleri bulunan havluyla köpeğe doğru eğilirken “Noldu sana böyle?” diye sordu.

“Hava güzel diye bisikleti almıştım, yokuş aşağı giderken birden önüme çıkıverdi.”

“Kıyamam ben bu garibime…”

“Böyle deme Handan, zaten berbat durumdayım. Nasıl üzüldüm var ya…”

“Elini çek ordan, hemen tampon yapmalıyım.” dedi Handan başka soru sormadan.

Tarık yüzünü buruşturarak elini köpeğin karnından kaldırdı. Hafif bir inilti duyuldu. Köpeğin karın derisi yarılmış, iç organları mor solucanlar gibi kanın içinde boğum boğum dalgalanıyordu.

Tarık o an kendini suçlu ve yetersiz hissetti.  “Vites dişlisi ya da zincir kesti sanırım…” dedi en emin ses tonuyla. Sonra cümlenin sonunda söylediği ‘sanırım’ ile arada kullandığı ‘ya da’nın altında kaldı bütün o anlık güveni. Midesi bulanır gibi oldu. Handan’a baktı; siyah saçlarının yüzünü örtüşünü, onun medikal bandı kesişini, siyah ojesi yer yer soyulmuş tırnaklarını, üzerinde komik sarı ördekler bulunan havlunun kanı emişini izledi. Durumu kabullenmenin verdiği sakinlikle “Keşke…” dedi, “ben de anlasaydım bu işlerden.”

“Aslında ben de pek anlamıyorum Tarık, uygulamalıdan kaldım bu dönem.”

“Veterinerlikte okuyan sensin kızım, benden daha çok anlıyorsundur..”

“Yok!” dedi Handan aniden “Bu böyle olmayacak. Yarayı dikmek lazım; evde malzemem de yok!”

“Napıcaz peki?”

“Arkadaşım bir veterinerde işe başladı, taksiye atlayıp gidelim hemen!”

***

10:55

Silindir, yeni dökülmüş sıcak asfaltın üstünde ilerlerken; işçiler, üçgen yol levhalarının içindeki kürekli siyah adamlar, yerden yükselen ve gökten yağan sıcağın altında tempolu bir şekilde çalışıyordu. İçlerinden birisi, Rahmi Yorgun, diğerlerine göre daha yavaş hareket ediyordu. Bir kürek mıcır attı, sonra bir kürek daha… Derken durdu Rahmi. Cebinden bir Maltepe çıkartıp yaktı, derin bir nefes çekti sigarasından. Uzaktaki yolda sıkış sıkış otobüsler, içinde tıkış tıkış insanlarla ağır aksak ilerlemeye çalışıyordu. O otobüslerin içinde bulunmamanın, en azından şimdilik, verdiği keyifle gülümsedi. ‘Yok agam yok, bu devran böyle dönmez.’ diye mırıldandı kendi kendine.

Sigarasından ikinci fırtı çekerken; arkadaşlarının zabıta telsizi diye dalga geçtiği cep telefonu çalmaya başladı. Ekranda ‘BEKİR BEY’ yazıyordu. İçi sıkılır gibi oldu Rahmi’nin… Asfalt çalışmasının uzağına doğru yürüdü hiç acele etmeden. Otoyol bomboştu. Asfaltın üstü geçmişin arabalarından kalan lastik izleri ve silinmeye yüz tutmuş beyaz çizgilerle kaplıydı; her yanına, savaş sonrası terkedilmiş şehirler gibi, yarım kalmış bir yalnızlık sinmişti. Telefon sekiz defa çaldı; dokuzuncu da açıp “Alo” dedi Rahmi.

“Rahmi Bey, beş aydır ev kiranı ödemiyorsun! Sesimi çıkartmıyorum, yaşlı başlı adamdır yazıktır diyorum anlamıyorsun.”

“Öderim ben onu Bekir Bey, yerim yurdum belli.”

“Yok kardeşim artık yerin yurdun! Avukatım aradı şimdi, icra memurlarıyla kapıdaymış, tahliye ediyorlar evi.”

“Ama…” dedi, gerisi gelmedi.

“Halbuki,” dedi telefondaki ses, “hiç böyle olmasını istemezdim.”

“Ben de…” diyebildi sadece Rahmi.

Telefon elinden düştü. Terlemeye başladı. Nefes alış verişi hızlandı. Hafifler gibi oldu sonra Rahmi, üfleseler tüy misali döne döne yükselecekti sanki. Serin bir rüzgar alnındaki teri okşarcasına esti. Uçmadı Rahmi öyle düşündüğü gibi; kurşun misali dibe çöktü. Asfaltın üstüne oturdu, sırtını refüjdeki soğuk metal bariyere dayadı. Kalbinin sesini – GÜP! GÜP! GÜP! – kulaklarında duyuyordu. Elini bütün gücüyle göğsüne bastırdı. Bekir Bey’in ‘Hiç böyle olmasını istemezdim…’ deyişi kulaklarında defalarca.yankılandı. Neydi ki hem “böyle” olan? ‘Hiç böyle olmasını istemezdim…’ Rahminin asfalta yığılması mıydı istemediği? ‘Hiç böyle olmasını istemezdim…’ Yoksa buzdolabını taşıyan hamalların, mavi baharat takımını yanlışlıkla kırması mı? Serin bir öğleden sonrası, ucuz bir züccaciyecinin vitrininden karısıyla birlikte seçtikleri baharat takımının kırılmasına, Rahmi gerçekten üzülür müydü? Aslında pek sevmezdi o tuzlukları, biberlikleri Rahmi; baktıkça yanlızlığını hatırlardı. Rüzgar, Fatma’nın saçlarını tül perde gibi Rahmi’nin yüzüne doğru uçuştururken “Hem ne yaparız ki bu kadar çok baharatı.” dememiş miydi? Bir tuzu vardı Rahmi’nin bir de pul biberi, ara sıra canının kimyon çektiği olurdu. O zaman da bakkala gidip bir fişek kimyon alıverirdi. Ama bu baharatlıklar öyle miydi? ‘Biberiye’ yazıyordu birinin üstünde, diğerinde yaldızlı bir ‘Kişniş’ yazısı parıldıyordu. Kebabiye, safran, kakule, anason, köri, köfte baharı, muskat… diye devam ediyordu liste. Fatma tek kelime bile etmemişti, vitrine öyle çocuk gibi bakıyordu ki… O an Rahmi’nin içi cız etti; “Bak hepsini kullanacağın güzel yemekler yapacaksın o zaman bana!” deyiverdi. Gözlerinin içine bakıp gülümsedi Fatma. En net anısı buydu Rahmi’nin, neden bu andı diye sorsalar kendi de bilmezdi. Hoş, kimse “neden?” diye de sormazdı; pek konuşmaz pek anlatmazdı Rahmi böylesi küçük şeyleri. O günden sonra en tuhaf baharatlarla dolu bir çok yemek yedi Rahmi, bazen sevdi bazen sevmedi bu yediklerini. Gülümsediği, yüzünü ekşittiği, hapşurduğu, gözlerini kocaman açıp su istediği, tekrar gülümsediği, hapşurduğu ve tekrar gülümsediği oldu. Ve bir gün… Mutfaktan kokusu yükselen bütün baharatlar, hayatından çıkıverdi. Fatma öldü. Geride bomboş bir baharat takımı bıraktı. Elini iyice kalbine bastırdı Rahmi, ağzı kurumuştu, gözleri yuvalarının içine çekiliyor gibiydi. Son bir gayretle refüjdeki bariyerden destek alarak ayağa kalktı. Önündeki kapıyı daha önce nasıl görmediğine şaşırdı. Yürüdü. Mutfak kapısı aralıktı, bir kadın yemek yapıyordu, içeriden çeşit çeşit baharat kokusu geliyordu.

***

11:12

Ne güzel bir köpektim ben… Gözlerimi araladım, çenem kilitlenmiş gibiydi, ağzımı açamadım. Bir kız vardı, bir de adam. Kucaklarındaydım.

“Ne trafiği bu böyle şöför bey?” dedi kız.

“Yandaki ana yolu asfaltlıyorlar ondan.” dedi öndeki adam.

“Başka yoldan falan, bir yerlerden gidelim; durumu iyi değil!” dedi kız.

“Yok abla bu yol açılmaz. Ne ileri ne geri, sıkıştık kaldık burda.” dedi öndeki.

Kız başımı okşuyordu, niyeyse sarmışlardı beni. Kafamı doğrultmaya çalıştım, canım yandı. Tüm gücümle doğrulup dışarı baktım.

“Handan bir şey oluyor ayaklandı sanki bu!” diye bağırdı adam.

Bomboş bir yol vardı dışarda, kenarında bir adam oturuyordu. Turuncu giyinmişti. Belediyeci dediklerimize benziyordu. Havlamak istedim ona, zorla çenemi açtım. Ağzımdan dışarı bir şeyler çıktı. Bir daha, bir daha, bir daha seslendim adama; koşmaya başladım.

“Tarık, üstüme simsiyah kustu bu!” diye bağırdı kız.

“Abi döşemeyi mahvetti it!” dedi öndeki adam.

“Bir sus ölüyor hayvan! Başlatma döşemene!” diye bağırdı diğer adam.

Önce sesler, sonra da kokular gitti. Kız gitti, adam gitti, kucak gitti, üstüme sardıkları gitti. Kafamı kaldırıp dışarı baktım, belediyeciyi gördüm. Ayakta duruyordu. Beni görsün diye seslendim. HAV! HAV! HAV! Koştum arkasından. Bir kapıdan içeri girdi; burnuma baharatlı et kokuları geliyordu. Peşinden gittim, belediyecinin yanında yemek yapan bir kadın vardı. Gülümseyerek bana baktılar: “Evimize hoşgeldin.” dediler.  –  Ömür İklim Demir

 

Mortal Kombat (2011)

Olması gerektiği gibi hızlı ve kanlı

Street Fighter’ın 2009 yılında SF4 ile başarılı bir dönüş yapmasından sonra aslında hepimiz efsane oyun Mortal Kombat’ın yenisini beklemeye başlamıştık. Bekliyorduk ama “Mortal Kombat vs. DC Universe” gibi yeni bir hayalkırıklığı ile karşılaşmaktan da korkuyorduk. Neyse ki böyle olmadı. NetherRealm Studios, serinin klasik ruhunu yeni nesil oyun anlayışıyla birleştirip ortaya çok iyi bir iş çıkardı. Mortal Kombat’da 3D modellenmiş karakterler, eski oyunun özüne uygun biçimde, iki boyutlu arenalarda dövüşüyorlar. Eski oyunlardaki kanlı ve hızlı dövüşleri, vahşi ölüm hareketlerini özlemiş fanların gerçekten tatmin olacağını garanti edebiliriz.

Bana bir hikaye anlat Raiden

Oyunda Fight, Challenge Tower ve Story olmak üzere üç mod bulunuyor. Fight’da alıştığımız klasik Mortal Kombat’ı oynuyoruz. Önce önümüze gelen rakipleri yeniyor, sonra da sırasıyla boss’lar Shang Tsung, Goro /Kintaro ve Shao Kahn ile dövüşüyoruz. Tag Ladder’da ise Marvel vs. Capcom’da olduğu gibi iki kişilik ekip halinde dövüşüyoruz. Tek tuşla yerimize takım arkadaşımızı alabiliyor, bir komboyu başlatıp diğer karakterle devam ettirerek Tag Team Kombo gibi fantastik olaylara girebiliyoruz. İnternet üzerinden yapılan dövüşlerde yaşanan lag sorununu saymazsak bu modun çok iyi çalıştığını söyleyebiliriz.

Tower Challenge modunda, verilen görevleri yerine getirerek 300 katlı kuleyi çıkmaya çalışıyoruz. Basit eğitimlerle başlayan kule, katlar ilerledikçe zorlaşıyor ve oynadığımız karakter de değişiyor. Belli bir hareketle ya da belli bir sürede birini dövme görevleri haricinde, tahta kırma, tuğla kırma gibi eski mini oyunlar ve zombi vurma gibi ilginç görevler de kulede bulunuyor. Her katı geçince belli bir miktar para kazanıyorsunuz, bir katı geçemezseniz o katın parasını ödeyip diğer kata geçebiliyorsunuz. Tabi paranızı Krypt’teki yeni kostümler ve ölüm hareketleri (fatality) için saklamanız daha mantıklı olacaktır.

Hikaye modu ise bütün dövüş oyunu yapan firmalara “Bakın dövüş oyunu yapsak bile, gayet güzel aksiyon oyunu gibi içine sinematik de koyarız, senaryosunu da yazarız.” şeklinde ders verir nitelikte. Kendini beğenmiş aksiyon filmi yıldızı Johnny Cage’in turnuva başında Sonya’ya kur yapmasıyla başlayıp, Sonya’nın Jax’ı aramasıyla devam eden bu uzun hikaye modunu oynarken, yeni çekilmiş bir Mortal Kombat filmi izliyormuş havasına giriliyor. Kısacası gayet başarılı.

Oyunda kazandığımız paraları The Krypt’deki kilitli mezarları açmak için kullanıyoruz. Bu mezarların açılması bile değişik görselliklerle süslenmiş. Adamımızın gözünden oynayarak gezdiğimiz mezarlıkta ikiyüzden fazla mezar bulunuyor. Her mezardan yeni bir Fatality, kostüm, müzik ya da oyuna ilişkin resim çıkıyor. Gizli içerikleri keşfetmekten bahsetmişken, bir başka Mortal Kombat klasiği olan gizli karakterlerden bahsetmemek olmaz. Eski oyunlarda gizli karakter olarak karşılaştığımız Noob Saibot, Reptile, Smoke ve Jade’i artık en başta seçebiliyoruz. Bu arada küçük bir magazin bilgisi vereyim, Noob Saibot ismi oyunun yapımcıları Edward Boon ile John Tobias’ın soyadlarının tersten yazılmasıyla elde edilmiştir. Oyunun PS3 versiyonunda God of War’un kahramanı Kratos’la karşılaşırsanız şaşırmayın. PS3 kullanıcılarına böyle bir bonus karakter güzelliği yapılmış.

İç parçalayan, yürek burkan hareketler

Oyunda, dövüştükçe dolan üç kademeli bir focus metre bulunuyor. İlk kademede “Enhanced”, ikincide “Breaker” ve üçüncüde de “X-Ray” hareketleri aktif hale geliyor. Enhanced’de, SF4’teki Ex hareketler gibi, R2’ye basılı tutarak normalden daha güçlü hareketler yapabiliyoruz. Mesela bu modda Scorpion, normal ip yerine alevli ip atarken; Sub-Zero da daha fazla alanı dondurabiliyor. Gard ve ileri ile yapılan Breaker hareketi ise, rakibin kombosunu kesmeye yarıyor. Üçüncü kademe dolduğunda X-Ray vahşet şov başlıyor. SF4’teki ultralar gibi rakibe çok ciddi hasar veren X-Ray saldırısında, rakibin iskelet ve kas sistemini görüyoruz. Vuruşlarımızın iç organları nasıl parçaladığını, alt çene kemiğinin kaç yerinden çatırdadığını ya da omurgaya inen dirseğin kaç tane diski yerinden çıkarttığını çok güzel görsel efektler eşliğinde izleyebiliyoruz. Hangi karakterle oynarsanız oynayın, Fatality’yi aratmayan bu yanarlı dönerli şov için sadece garda ve duruş değiştirme tuşlarına (PS3’te L2+R2) aynı anda basmak yeterli. Dövüşün sonucunu değiştirebilecek bir hareketin bu kadar kolay yapılabilmesinin, oyunun heyecan seviyesini sürekli canlı tuttuğunu söyleyebilirim.

Finish Him!

Şimdi gelelim Mortal Kombat’ı, Mortal Kombat yapan Fatality’lere… Düşmanımız sersemlemiş bir şekilde ayakta sallanırken, o malum cümle duyulur : “FINISH HIM!” Tam o anda, içimizdeki sadist ile barış yanlısı kişilik çatışır. Sonra yüzümüzde hain bir gülümsemeyle kararımızı veririz. Bu sefer de adamın kollarını kopartmak için hangi tuşlara basmamız gerektiğini unuturuz ve biz harekete geçemeden rakibimiz pat diye yere düşer. İçimizden “sol-sağ-aşağı-sağ-yuvarlak” diyerek diğer dövüşe geçeriz. Oyunda kalp sökmek, kafa koparmak gibi normal ölüm hareketleri haricinde bir de bölümlere özel ölüm hareketleri bulunuyor. Dövüşülen bölüme göre düşmanı arkadaki ağaçlara yedirmek, aşağıdaki kazıklara yollamak, kafasını geçen metroya sürtmek / lava sokmak… mümkün. Bu kadar vahşete gelemem diyorsanız, bunu diyen adamın Mortal Kombat’ı talihsiz bir doğumgünü hediyesi olarak aldığını düşünüyorum, “Fatality” yerine “Babality” yaparak rakibinizi komik bir bebeğe dönüştürebilirsiniz.

Parça pinçik oldum ama ben yendim

Oynanışı ve içeriğiyle göz dolduran oyunun, grafiklerinin de başarılı olduğunu görüyoruz. Karakterlerin 3D modellemelerinin detaylı olmasına özen gösterilmiş. Mesela karakterin kıyafeti, silahları ve diğer aksesuarları karakterden bağımsız hareket ediyor. Dövüştükçe karakterler gerçek zamanlı olarak yaralanıyor. Alınan darbeler vücutta iz bırakıyor, kıyafetler de bu hasara göre deforme olup yırtılıyor. Alınan bütün hasarlar diğer raunda da geçiyor. Arenelara baktığımızda Armory, The Pit ve Goro’s Lair gibi tanıdık mekanlarla karşılaşıyoruz. Arenalar iki boyutlu oyun mantığına uygun hazırlanmış olsa da hepsi 3D kaplamalarla güzelleştirilmiş. Şehirde dövüşürken karakterlerin önünden arkasından arabaların geçmesi, arka planda dev yaratıkların savaşması, kuşların uçması, uzaktaki köprülerde dövüşen başka adamların olması gibi pek çok unsur oyun atmosferini zenginleştiriyor. Sonuç olarak Mortal Kombat’ın, hikaye modu ile sıradan dövüş oyunlarında da içerik olabileceğini gösteren, 300 katlı mücadele kulesi ve mini oyunlarıyla herkese farklı tadlar sunabilen arşivlik bir oyun olduğunu söyleyebiliriz. Eğer MK ve MK II’yi severek oynadıysanız bunu da kesin seveceksiniz. Oyuna gelmeyin, oyunsuz kalmayın!

Bonus : Kitana, Sonya ve Mileena’yı oynayan gerçek modeller.


Sosyal Medyanın Siyasetle Tangosu ve Ahmet Abi Fenomeni

                                                      

Dünyada sosyal medyanın gücünü farkeden ilk siyasetçi Barack Obama oldu. Samimi görünmenin ve genç nüfusa ulaşmanın önemini çok iyi bilen Obama, sosyal medya üzerinden yaptığı kampanyalar ile başarıya ulaşarak Amerika Başkanı seçildi. Kampanya süresince gençler, bloglar oluşturarak, Twitler atarak, Facebook grupları kurarak sürecin parçası oldular. Yine aynı dönemde ortaya çıkan “Super Obama Girl” videolarını YouTube’da milyonlarca kişi izledi. Ve böylece kampanya sloganı “Change” ile birlikte, siyasetteki iletişim anlayışı da değişti.

Obama’nın büyük başarısı sonrasında sosyal medya, özellikle Twitter, ülkemizde de siyasetçiler tarafından önemsenmeye başlandı. Twitter’ı aktif kullananlar arasında en başta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü, Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek’i ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu sayabiliriz. İlk başlarda daha resmi bir üslup içinde olan siyasetçiler, “Sosyal medyayı kullanırken takım elbisenizi çıkartın.” öğütlerinden sıkılmış olacaklar ki zamanla akşam izledikleri filmden, bildikleri fıkralara kadar her şeyi paylaşmaya başladılar. Artık bazı siyasetçilerin sabahın dördünde bile, küfürler dahil, bütün mention’lara cevap verdiği bir devirde yaşıyoruz. Ya da Cumhurbaşkanı pantolonunun paçalarını sıvamış, Gabon’da bir balıkçıyla konuşurken çekilen fotoğrafını anında paylaşıp, dakikalar içinde takipçilerinden yorumlar alabiliyor. Görünen o ki; “Siyasetçiler konuşur, halk dinler.” anlayışının ötesine geçilmeye başlandı. İletişim tek taraflıyken, çok taraflı hale geldi.

Toplumsal olaylar açısından değerlendirdiğimizde ise, sosyal medyanın baskıcı rejimlerdeki muhalifler için bir çeşit örgütlü haberleşme aracı olarak kullanıldığını görüyoruz. Basının baskı altında tutulduğu durumlarda da halk cep telefonlarıyla çektiği görüntüleri YouTube’a yükleyerek, video linklerini Twitter, FriendFeed ve Facebook üzerinden paylaşarak her şeye rağmen iletişim ambargolarını delebiliyor. Bu durumu tehlike olarak gören baskıcı hükümetler, ilk önlem olarak internet erişimini kesme yoluna gidiyorlar. Hatırlanacağı üzere Mısır’daki ayaklanmalar esnasında internet erişimi kesilmiş, Google ile Twitter da işbirliği yaparak Mısır’daki kullanıcılar için özel bir telefon servisi açmıştı. Bu servis aracılığıyla Mısırlıların Twitter’da kendilerini ifade edebilmeleri sağlanmıştı. Libya’daki karışıklıklar esnasında da Muammer Kaddafi’nin benzeri bir uygulamaya gittiğini görmüştük. İran’daki muhalefetin bir yıl aradan sonra tekrar gösteri yapmasından önce ise ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “USAdarFarsi” isimli Twitter hesabı üzerinden Ahmedinecad’ı eleştirdiğine şahit olduk. Sanırım bu örnekler, sosyal medyanın örgütleyici gücünün herkes tarafından kabul edildiğini kanıtlamaya yetecektir.

Bütün bunların dışında sosyal medyanın, siyasete daha özgün ve mizahi yansımaları da oluyor. Geçen yıl Eskişehir’de Tekel bayiinden para vermeden içki almaya kalkışan dört kişiyi, raflardaki içki şişelerini kafalarına fırlatarak kovalayan ve bu görüntüleriyle internette izlenme rekorları kıran “Ahmet Abi”yi çoğunuz hatırlıyorsunuzdur. 12 Haziran’daki genel seçim için organize olan İnci Sözlük yazarları, aralarında 7.734 TL para toplayarak Ahmet Yılmaz’ın Eskişehir’den bağımsız milletvekili adayı olmasını sağladılar. Seçilsin ya da seçilmesin; internette dolaşan ilginç tanıtım videosu ve “Önemli olan oyu değil işlevi” sloganıyla Ahmet Abi’yi bir sosyal medya fenomeni olarak hep hatırlayacağız.

Duvarlara sloganların yazıldığı dönemin üstünden soğuk rüzgarlar esti. Politik anlamda bir hayal olsa da, teknoloji bazında dedeler ve babalar sırayı çoktan torunları sosyal medyaya bıraktılar. Kısacası: Tek taraflı iletişim devri sona erdi, artık Zeki Müren de bizi görüyor.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 1,968 other followers