Skip to content

Check-in e-yorum

06/07/2011

Aslında sosyal medyanın ne kadar sosyal olup olmadığını yazmayı düşünüyordum fakat arkadaşlarımla çıktığım motor gezisinde aklıma başka bir soru geldi : Gündelik sosyal aktivitelerimizde sosyal medyanın etkisi ne? Eskiden “Bir fotoğraf çekilelim manzara çok güzelmiş!” derdik, şimdi ise kendimizi “Bunu Facebook’a koyalım!” derken buluyoruz. Artık bir yerlere gitmiyoruz; onun yerine dağlara taşlara, unutulmuş balıkçılara, lüks otellere, kırlara ovalara, cafcaflı gece klüplerine, esnaf lokantalarına, konserlere, sinemalara, barlara, hatta evimize bile “check-in” yapıyoruz. Bir havaalanındaysak, asıl yaptırmamız gereken “check-in”den önce Foursquare ya da Facebook Places “check-in”i yapıyoruz. Tamam, bazılarımız belki bu kadar da abartmıyor ama emin olun yapanlar var.

Eveeet, mekana geldik. Check-in’imizi yaptık, Facebook ve Twitter’da “status”ümüzü “update” ettik. Şimdi çatalımızı… Hayır duralım! Şimdi telefonumuzu elimize alıp önümüze gelen yemeği şekli bozulmadan fotoğraflayabilir, hatta mümkünse başına o yemeği ne kadar iştahla yiyeceğimizi yazabiliriz. Aman dikkat! Bu noktada pozlara ayrılan zaman ile yemeğin soğuma hızını dikkatli ayarlamak gerekiyor. Hayatımızın bu güzel anını 4500 piksel ve 16,7 milyon renk ile belgelendirdikten sonra yemeğimizi yemeye başlayabiliriz. Yemeği yedikten sonra resmin altına olumlu ya da olumsuz yorumlarımızı da ekledik mi, işlem tamam demektir. Şahsi tarihimizi kayıt altına aldıkça unutabiliriz. Ben böyle demesem bile çoğu pikselize anımızı zaten unutuyoruz.

Şöyle bir düşünelim : Kaç tane salatayı, kahvaltı masasını, şirin kediyi, güzel arabayı unuttuk? O anda güzel bulduğumuz bir manzaranın önünde, muhtemelen bir deniz manzarasının, gözleri kapalı çıkmış kaç tane pozumuz var? Sahi… Hangi yazdı o? Peki arkamızdaki hangi denizdi? Neden sahildeki kayanın resmini o kadar çok çekmişiz? Japon turist sendromuna mı kapıldık? Resmin birinde beş kişi gülüyoruz ya hani… Sahi biz neye gülmüştük o gün? O gün dediysem, “o” hangi gündü ve en sağdaki kimdi? Hmm… Hemen “tag”ine bakalım. Hmmm… On dokuz ortak arkadaşımız varmış. Hmmm… Düşünüyoruz. Bu ondokuz arkadaşın onikisini sanki hiç tanımıyor gibi hissediyoruz. Çok haklıyız. Bu güzel tespitimiz için sevinebiliriz.

Tespit demişken… Yüzümüzdeki gülümseme kaybolmamışken “Facebook albümümde hiç tanımadığım birine rastladım.” diye bir “twit” atabiliriz. Benim başıma gelse “Yaşananların anı olduğu dönem bitti; artık anıların inşa edildiği dönemi yaşıyoruz. Bütün o fotoğraflar arkamızda bırakmak için…” yazardım. Gerçi binyüz adet “Kahve içiyorum.” yazan durum güncellemesi, ikibin kırkyedi adet kumsalda çekilmiş ayak resmi, dokuzyüzseksen adet “Yaşasın bugün cuma! : )“ ve üçyüziki adet salata resmi ile nereye varabiliriz bilmiyorum. Dışarıdaki ışıklı şehir manzarası, ışık hüzmelerinden oluşan modern bir tablo gibi bulanana kadar hızlanacağız sanırım. Yüzkırk karakterle tanımladığımız yüksek megapiksel sahibi anlarımızı özetleyecek tek kelime var : Flu. Çünkü çoğumuz bu anları gerçekten yaşamamaya başladı. Artık çoğumuz, eğer Paris’e gitmişsek Eiffel Kulesi’nin önünde mutlaka bir fotoğrafımız olması gerektiğine inanıyoruz. Ritüel böyle…

Ne olursa olsun, sosyal medya davranış şekillerimizi bazı yönlerden pek değiştiremedi. Mesela hala sohbetler arasında anlamsız sessizlikler yaşıyoruz. O anda “Eee daha daha nasılsınız?” denirdi eskiden. Şimdi o sessizliği o kadar da önemsemez olduk. Sessizliği bozmak yerine telefonumuzdan e-postalarımızı kontrol edebilir, birkaç twit atabilir ya da Facebook üzerinden aslında ne kadar sıkıcı bir ortamda bulunduğumuzu paylaşabiliriz. Bu işlemlerden sonra dahi sessizlik devam ediyorsa, YouTube’dan açacağınız komik bir kedi videosuyla duruma her an son verebilceğimizi de unutmayalım. Değişmeyen bir diğer hareket ise “ölenleri hatırladığımızda hüzünlenmek”. Tam da kumsalda ayaklarımızın fotoğrafını çekmiş Facebook albümümüze “upload” ediyorken… Sağ köşedeki küçük kutucukta, birkaç yıl önce ölmüş arkadaşımızı 16,7 milyon renk gülümseyişiyle görmek üzücü olabiliyor. Ekrandaki “Bu arkadaşınızla uzun zamandır haberleşmediniz.” yazısına bakarken, “Evet,” diyoruz “sosyal medya iyi ki var.” Onun sayfasına gidiyoruz. Paylaşmış olduğu yüzlerce salak fotoğrafa, binlerce “Kahve içiyorum.” yazısına bakıp gülümsüyoruz. Facebook duvarına yazdığımız güzel bir cümle ile anısını yaşatıyoruz. Sonra aklımıza bir soru daha geliyor : “Mezarlığa gitsem daha mı iyi olacaktı?”

Advertisements

From → Sosyal Medya

One Comment
  1. murat permalink

    Herkes bir otobiyografisi olsun ister. İnsan neden otobiyografisi olsun isterse ondan. Fotoğraflarla süslediğin binlerce sayfalık tam zamanlı hayat hikayeni kayıtlara geçirmenin en makul yolu sosyal medya. Senin artık olmadığın bir zamanda 1 ler ve 0 lar dünyasında gölgen olarak varlığını sürdürecek.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: